Ana SayfaMimarlarMimarlık OfisleriProjelerProje TipleriYarışmalarÖdüllerEtkinliklerKitaplarSüreli YayınlarOkullarKentlerArkiv Seçkileri 2007Arkiv Seçkileri 2009
Süreli Yayınlar
Arkiv > Süreli Yayınlar > Mimarlık > 252. Sayı > Yaratıcılığı Engellemeyen Nadir Bir Eğitici-Mimar
| Yaratıcılığı Engellemeyen Nadir Bir Eğitici-Mimar | |
| 05/1993 Ersen Gürsel Utarit izgi'yle ilk tanışmamız, bundan otuzbeş yıl önce 'İnce Yapı Dergisi' sırasında oldu. İlk öğrencilik yıllarımızda beyaz gömlekli, ciddi mi ciddi bu hocanın çalışma disiplinini aktarmak istediği düşünme ve yaratma yöntemini kavramakta oldukça güçlük çektiğimizi çok iyi hatırlıyorum. O günlerde yeni birşeyler öğrenmenin zevkini de tadıyorduk. Bu özellikle hocalarımızla söz konusu olduğunda çok daha keyif verici oluyordu. Mesleğe yabancıydık. Sıkı ve yoğun bir çalışma düzeni içinde çevremizde olup bitenleri izleme olanağımız da pek yoktu. Öğrencilik yıllarımızda ilk tanıdığımız mimarlar hocalarımızdı. 'Mimar' kimdi? Nasıl düşünürdü? Çevresine nasıl bakardı? Bütün bu sorular, kendi aramızdaki konuşmaların konusuydu. İşte bu dönemdeki konuşmaları, anlattıkları bize biraz daha sıcak gelmeye başladı ve giderek kendisine olan sevgimizi arttırdı. Bu derslerde, (1958-61) bizlere alışılagelmişin dışında bir yapı teknolojisinin varlığından söz ederdi. Bize kendi çalışmalarımızda tasarım ile teknoloji arasındaki ilişkileri kurmamızı öğütlerdi. O'nun için yapı teknolojisinin gelişimine cevap verecek çözümler; tuğla, taş, beton, ahşap gibi malzemeleri kullanarak yapılacak tasarımlardan daha önemliydi. Mimarlık mesleğinin ancak evrensel boyutlara taştığı zaman gerçek yerini bulabileceğini ve bu nedenle de dünyayı tanımanın ve izlemenin şart olduğunu söylerdi. Bu amaçla da bizlere, dünyadaki gelişmelerden haberdar olacağımız yayınları, dergileri sürekli olarak izlememiz gerektiğini öğütlerdi. Söyledikleri beni öylesine etkilemiş olmalıydı ki, ders dışı zamanlarımın çoğunu akademi kitaplığında geçirir oldum. Sonunda birkaç arkadaşımla ben, kitaplıkta neyin nerede olduğunu, kitaplık memuru kadar öğrendik. Otuzbeş yıl önceki akademi ortamı çok farklıydı. Bölümlerarası arkadaşlıklar, haftada bir olan konserler, sanat üzerine konuşmalar ve hele o Akademi holündeki sergiler arasında geçen saatler arasında bir hafta eve gitmediğimiz bile olurdu! Akademi bizim için gerçek bir sanatsal yaşam mekanıydı. Böyle olunca da kimin, hangi atölyede proje yaptığı önemli değildi. İşte böyle bir ortamda biz, Utarit İzgi'nin atölyesinin öğrencileri olmanın sorunlarını yaşıyorduk. O günlerdeki temel merakımız şuydu: "Niçin bizi hep kendi kendimize bırakıyordu? Neden proje çalışmalarımıza el atmıyordu?" Utarit İzgi, otuz yıl önce mimarlık eğitiminde hoca-öğrenci ilişkisi için ne düşünmüş ise, bugün de benzer şeyleri söylüyor: "Hoca, mimarlık eğitiminde yol göstericidir, eğiticidir, deney ve birikimlerini anlatır. Öğrenciye çözüm vermez. Düşünme yöntemi, çözümler arasındaki farklılaşmayı doğuran koşul ve kriterleri belirler. İlkelerin ağırlıklarını tartışır. Ama kararı öğrenciye bırakır. Çünkü hiç kimsenin kimliği ile uğraşmayı düşünmez. Öğrencilerine biçim vermek onun işi değildir. Çevresine mimar gibi bakmayı salık veren bir güvence kaynağıdır. " Öğrencilerinin kişiliklerinin, yaratıcılıklarının gelişmesine özen gösteren bu düşünce yapısı, sanırım Utarit Hoca'nın önemli bir özelliğidir. Onun öğrencisine olan sevgisi, eğitimine verdiği önem ve saygınlıkla özdeşleşmiştir. Proje atölyesinde öğrencilerle yaptığı konuşmalarda, bir dünya kenti olan İstanbul'un kimliğinin korunması ve yaşatılması üzerine yaptığı konuşmaları hep anımsarım. Yüklü ders programları ve çalışma saatlerinin çokluğu, biz öğrencileri acemilikleri ile birleşince kendisiyle birlikte olabileceğimiz zaman sınırlanmıştı. Üstelik başkalarında göremediğimiz aşırı ciddiyet ve disiplin kendisine yaklaşmamızı da engellemiştir. O günlerde mimarlığın tanımı ile ilgili sorular, kafalarımız meşgul eden en önemli konu olmuştu. Mimarlık eğitiminin farklı yanı neydi? Bu konuda bakın ne diyordu: "Bir yapı, hocasının yıllarca bir öğrenciye vereceğinden daha fazlasını verebilir. Yapının içine giren öğrenci için eğitim süreci başlamıştır. Yapı mekanını, soyut ve somut değerlerin bir araya geldiği ve denge içinde bulunduğu bir kurgu olarak belirler. İşte, mimarlık eğitiminin zor yanı budur. Bu denge nasıl sağlanır? İşin içine giren duyarlılık, farklı kurgular oluşturur. İşte şimdi mimarlık başlamıştır." Mimarlık eğitimi içinde bulunan kişilerin sadece teori ile değil, teori ile pratiği birlikte geliştirmelerinin şart olduğunu her zaman söyler. O dönemde kendisinin mimarlığı nasıl uyguladığını merak ettim. Bize anlattıkları ile kendi çalışmaları arasındaki farklılığı ya da ilişkiyi görmek istedim. Bu nedenle kısa bir süre atölyesinde çalışma olanağı buldum. En küçük işinde dahi hep aynı heyecanı taşıyordu. Malzeme seçiminden, açıklıklara, plan organizasyonundan, mekan kurgularına değin her konuda uzun uzadıya araştırma yapmaktan usanmıyordu. Yapılarına bugün bir mimar gözüyle baktıkça kendisini daha iyi tanıyabiliyorum. O'nun için hiçbir yapı malzemesi diğerinden üstün değildir. Nitelikleri karşıt olan malzemeleri yanyana getirerek onları dillendirebilir. Düşüncelerinde ayrıntıya girmeyi sevmez ama, bence bir ayrıntı ustasıdır. Yeniliğe açıktır. Çağdaş teknolojinin gelişimini, bir grup arkadaşıyla birlikte yaptıkları Brüksel Pavyonu'nda bazı ipuçları ile göstermişti. O projenin yapımı sırasındaki heyecanını, genç bir mimarlık öğrencisi olmamıza karşın görebiliyorduk. Ne yazık ki bu yapı anılarda ve hep fotoğraflarda kaldı. Türkiye'ye getirtip bir yere oturtamadılar. Bir mimarlık yapıtının ortaya çıkışının ne kadar zor olduğunu kaç kişi bilebilir? Asistanlık yıllarında kendisini daha yakından tanıma olanağını buldum. Akademik mimarlık eğitimi düzeyinin geliştirilmesi, yeniden yapılaşması, genç ve dinamik bir öğretim kadrosunun oluşturulması için çabalarını hep hatırlarız. Yaptığı işten yüksünmediğini, en küçük bir yapıyı bile ne denli heyecanla ele alıp oya gibi işlediğini izlemek mümkündür. Mesleğine küstüğüne hiç tanık olmadım. | |





