İstanbul Olimpik Stadyumu; “design-build” yöntemi ile ihaleye çıkarıldı. Her yerli grup, bir yabancı grup ile joint venture oluşturmak zorundaydı. Gelen teklifler ihale öncesinde teknik, sportif, mimari, mühendislik, çevresel kriterlere göre değerlendirilecekti. Doğru bir yöntem, çünkü bunlar arasında gerçekten ciddiye alınmayacak öneriler de vardı (örneğin, başka bir ülkeye daha önce önerilmiş, satılamamış projelerin bire bir kopyaları).
Biz, Enka ile Dumez (Fransız) ortaklığı için, spor tesisleri konusunda çok deneyimli bir Fransız mimarlık ekibi (Atelier d’Architecture Pierre Ferret-Bordeaux) ile birlikte çalışmaya başladık. İşverenin anlayışı Fransız ekibin olgunluğu ile birleşince bu çalışma bir yerli imzacılık durumundan, eşkoşullu bir alışverişe dönüşen bir joint venture süreci, sağlıklı, keyifli bir ekip çalışması oldu. Büyük proje örgütlenmesinin öğretici bir örneğini de yaşamış olduk. Sonradan, meslektaş Ferret bu ilişkiyi; “kültürler arası işbirliğinin gerçek tadı” değerlendirmesiyle, şöyle anlatıyor: “…gerçekten İstanbul’lu olan Türk dostlarımızla tartışmalarımızda, ‘İstanbul için’ bir stad tasarlamanın gerekliği hemen gündeme geldi. Genellikle çok düşülen bir yanılgıya düşmemek, enternasyonal mimarlığın kanıksanmış, kolaycı, genelgeçer ve yavan çözümlerine yüz vermemek gereği ortaya çıktı. Ucuz yerelciliğe, folklorik takıntılara, egzotik yanılgılara da düşülmemeliydi... Aramızdaki kültürel alışveriş, kısa zamanda, mimarlığın sınırlarını da aşarak geniş alanlara yayıldı. Konuştuğumuz dil, mimarlığın insancıl dili, her iki taraf için de ulus ve sınır tanımayan, evrensel insan ilişkilerinin esas platformuydu… Sonuçta, bizim projemizde ‘uçan hilal’ göndermesiyle sunulan bir çatı yok… Mimarlığın, sporun ve İstanbul’un mutluluğu için umarım, ihaleyi kazanan tarafın mimarları da Paris’teki ofislerinden dışarı çıkar ve İstanbul’da mimarlarla ve herkesle bizim kurabildiğimiz güzellikte ilişkiler kurarlar…” Bundan fazlasını söylemek, dedikoduya girer! Onun için, biraz bu ortak tasarıma katabildiklerimizden söz edelim:
Tüm yapı, denetimli bir kare platform-meydan üzerinde yükseliyor. Monoblok yapılı kare platformun dış yüzleri, ticaret amaçlı birimler için oyulmuş. Spor arenası, dairesel bir formda ısrar ederek, bu platformun içine yarı kota kadar gömülüyor. 85000 kişinin ağır erişim koşulları (tüm standartları katlayacak bir nitelikte) bu dairesel arenayı kuşatan geniş rampalar ile sağlanıyor. Hiç merdiven yok. Rampa düşüncesi, sınırlarına kadar kullanılarak; büyük, kapalı mekan gereksinmeleri bu rampa-yapılar altında toplanıyor. Kapalı tribün gereksinmesi, dairesel kurgu üzerinde yükselen teatral yapılı bir silindir parçası ile karşılanıyor. Tribünlerin batı yönü tam örtülü, dış cephesinde ise akustik konfor sağlayan bir “mesh” (çelik örgü) ile kaplı.
Bu tasarım, tüm kriterlerden olumlu not aldı ve tüm değerlendirmelerden, ikinci gelen projeye de yüzde yirmiye yakın puan farkı üstün gelerek, birinci olarak çıktı.
“İhale” sonucunda ise, tüm değerlendirmelerde ikinci gelen proje uygulandı.
O zaman çok üzülmüştük ancak şimdi, iyi ki öyle olmuş diyoruz çünkü, geçen yıllar içinde, işveren’in brief’inin aslında yanlış veya en azından yetersiz olduğu, tüm stadyumun üzerinin doğal konfor açısından örtülü olması gerektiği ortaya çıktı.
Haydar Karabey
|